22 Ocak 2010 Cuma

İstanbul'da Bir Gece

Zifiri karanlıktasın, uyku tutmuyor bir türlü. Bütün gün pinekleyip ekrana bakmaktan sulanmış gözlerin kapanmıyor. Nabzının şakaklarında attığını hissediyorsun. Çaresi yok, ne kadar soğuk olursa olsun, dışarı çıkman lazım. Camı açınca poyrazın taşıdığı su damlacıkları suratına çarpıyor. Soğuk. Hem de it gibi soğuk. Ama dört duvarın havasızlığından, basıklığından kurtulmak için sokağa karışman, çamura bulanman lazım. Telefonunu bırak, kimse aramayacaktır zaten.

Dışarıya adımını atmadan saate bakıyorsun, on sekiz saattir ayaktasın, bunun dört saati trafikte geçmiş. Semtin arka sokaklarına, varoşlarına doğru yürüyorsun. Yaşayanlarının spor yapmak deyince, gecenin bir yarısı halısahada tıknefes koşmak veya eli belinde dolaşarak bağırmayı anladığı mahallelere geldin. Kafasında saç kalmamış orta yaşlı adamlar, amatörden bir gıdım yukarı yükselmemiş, futbolcu olamamış “topçu”lar, artık olduklarını ispat etmeye çalışan ergenlerden oluşan takımları seyrediyorsun biraz. Yazlıkta onlardan biri olduğun zamanları, bir tek maç kaybetmediğin yılı hatırlıyorsun. “Sen nerede oynuyordun abi?” diye sorulunca gözünün ne kadar parıldadığını anımsıyorsun. Ama o zamanlar artık uzak bir anı. Anılarsa peşini bırakmıyor. Nieztche’nin dediği gibi, çok övündüğün hafızan yara toplamış bir irin artık senin için. O yarayı daha fazla kaşımamak için artık ayrılıyorsun. Yokuş dikleşiyor. Caminin bitişiğindeki pastane henüz kapatmamış. Yağmurdan sırılsıklam, içeri girdiğine memnunsun. Ama içerisi dışarıdan sıcak değil. Kapının kolunu bastırmanla birlikte olabilecek en basit mekanik düzenekle zil çalınıyor. Burası müşterinin sıklıkla uğradığı bir yer olsaydı, böyle bir numaraya kalkışmazdı dükkan sahibi. Tam istediğin gibi bir yere girdin, burada sittin sene görünmen, fark edilmen mümkün değil. Fark edilmeye çalışmak yazarların derdi, sense, bir kişi tarafından fark edilmeyi dert ediyorsun kendine, gerisi çok da önemli değil senin için, görünmeden yaşamaktan yana bir sıkıntın yok. Üst kattan yaşlı bıyıklı bir adam iniyor, bir ince belli söylüyorsun. Bu senin içini ısıtacak. Gecenin bir vakti çayı dökmediği için şanslısın, bunu biliyorsun. Köşedeki 37 ekran televizyonda Kanal 7 açık, bir Türk filmi oynuyor. Türkan Şoray’la Kadir İnanır’ı seçiyorsun uzaktan. Bir an için, küçük çocuklar gibi o görüntüye büyük bir naiflikle hiçbir şey anlamaya çalışmadan bakıyorsun sadece. Filmin adını bile görmüyorsun, ama sahneye bakılırsa bir aşk filmi olması lazım. Şakaklarındaki zonklama biraz diner gibi oldu. Mutluluğun, “Kapatıyorduk delikanlı” nidasıyla bozuluyor. Hesabı soruyorsun. Çayı bir de Nazilli’de bu fiyata içebilirsin. Ödeyip çıkıyorsun. Kapının kolunu indirince yine aynı asap bozucu zil sesini duyuyorsun. Dışarı çıkınca hiçbir şeyin değişmediğini anlıyorsun. Senin mutluluğun, o siktirici 37 ekran televizyonda, o hayatında üç dakikadan fazla izlemediğin kanalın otuz sekizinci tekrarını verdiği filmde kaldı. Filmin atmosferine çabuk girdin yine, hikayeye çok çabuk aldandın.

Sokağın sessizliğine bakılırsa gece yarısını geçtin bile. Gittiğin yönde TEM var sadece, geri dönüyorsun. Su damlaları burnundan ve kulağından bile damlamaya başlamış artık. İnat ediyorsun yürümekte. Bu kadar sağanak yağmurda ağlayabilirsin doya doya, gözün kızarmadığı sürece kimse bir şey anlamayacaktır. Bir gün içersen bunun rakı olacağına dair sözünü anımsıyorsun. O sözünü tutmak için iyi bir fırsat. Seni akşam arayan arkadaşın hala meyhanede olabilir. Yolunun üstündeyken uğramak istiyorsun. Girer girmez, sigara dumanının içinden Tarık’ı seçmekte zorlanmıyorsun, o hala görüştüğün en eski arkadaşın. Her sinirli olduğundaki gibi, selam verip alelade bir iki cümle kurup sonra susuyorsun. O sana neyin var diye sorduğunda cevap alamayacağını bilecek kadar iyi tanıyor seni, o da susuyor. Bu meyhaneye daha önce geldin, seviyorsun burayı. Duvardaki şiirlere ilişiyor gözün. Bir tanesi “ben doldurur ben içerim, günah benim kime ne” diyor. Artık seni günaha girmekten alıkoyan prangaları salabilirsin. Afiyet olsun.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder