sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2010 Çarşamba

Dikkat Bu Yazı Spoiler İçermez!

Yazılarımdan da anlaşıldığı ve beni tanıyanların da çok iyi bildiği üzere, film izlemeyi, filmi çeken adamın niyetini anlamaya çalışmayı, kendimce yaptığım bir saptamayı eş dostla tartışmayı, kısacası film üzerine ukalalık etmeyi seviyorum. İzlediğim bunca filme rağmen, hala çok kolay kandırılabilir bir izleyiciyim, bundan şikayetçi olduğumu da söyleyemeyeceğim açıkçası, çünkü bu sayede (bilhassa sinemada) film izlemekten hala çocuksu bir zevk alıyorum, yönetmenin yarattığı dünyanın içinde kolayca kayboluyorum, yani sinemanın eğlendirme fonksiyonu benim için hala devam ediyor, sadece beni şu an eğlendiren film tipleriyle ilk film izlemeye başladığımda eğlendiren film tipleri bir değil. Ama bir kısmını geçmiş yazılarımda bahsettiğim bir sürü filmi izlemiş olmaktan dolayı kendimi mutlu addediyorum, insanlarla olan hukukumda o filmlerin de bir payı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bunca izlediğim iyi filmden ayrı olarak, tuhaf bir biçimde, bana kendini “izletmeyen” bir film var: Sophie’s Choice.

Alan J. Pakula’nın 82 yapımlı bu filmi, William Styron’ın aynı isimli çok satan romanından uyarlanmış ve Oscar’ın gediklisi Meryl Streep’e En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ını kazandırmış. Filmin konusuna dair bildiğim iki oğlundan birini seçmek zorunda bırakılmış bir annenin İkinci Dünya Savaşı’nda yaşadığı dramla ilgili olduğu.

Bu filmin efsunu, kah Ahmet Çakar’ın futbol yazısında kah Hasan Cemal’in konuşmasının bir kenarında kah Müjde Ar’ın “izlediğiniz en iyi aşk filmi?” sorusuna verdiği cevapta karşıma çıkıp, bir türlü kendisini izleyememiş olmamda. Kendisinden verdiğim en manalı doğumgünü hediyesini devşirmişliğim var. Filmi birkaç sene önce güç bela bulmuş olmama rağmen, ona bir önem atfettikçe bunu alelade bir zamanda ve tek başıma izlemekten imtina ettim ve zevki devamlı erteledim, en son geçen pazar günü, şu zamana kadar dışarıda gezmek için geçirdiğim en kötü havaların birinde, Cihangir’le Gümüşsuyu’nun kesiştiği bir kafede (o iki yerin kesişmediğini ben de biliyorum, atlamayın hemen) izlemeye yeltenmişken, yine nedenini hala anlayamadığım bir sebepten ötürü bu filmi izlemekten mahrum kaldım... ve ne yalan söyleyeyim, pişmanım.

8 Ekim 2009 Perşembe

Sekizinci Sanat

Siz şimdi yalandan bi blog açtık ya bienal yazarız (büyük Türk siyaset adamı, yedi cedden Ankaragüçlü Melih Gökçek’in buyurduğu üzere “tükürürüm böyle sanatın içine” çok afedersiniz), İstanbul Modern’deki Sarkis sergisinden bahsederiz veya filmekimi için tüyo veririz zannediyorsunuz di mi, onları gidin siz kültür mantarlarından okuyun… Ben başka bir şey yazacağım: Günümün hatrı sayılır bir kısmını VAN’dan bozma camı açılmayan bir Transit’te geçirdiğimden (kim yapıyor kardeşim bu arabaları!) ve sabahları pek uyuyamadığımdan dolayı cep telefonuna sardım, tabi radyo falan bir yere kadar, (sabah zaten bindikten on dakika sonra Kocaeli FM’e falan talim durumu söz konusu) cep telefonuna bilumum oyunları indirdim. Şu kadarıyla söyleyeyim bu biraz araştırmadan ne kadar geliştiğine asla inanmayacağınız bir sektör haline gelmiş. Java tarafından desteklenen .jar uzantılı ve birkaç yüz kilobyte büyüklüğünde olan oyunlar çeşit çeşit: Futbol veya araba yarışı zaten Allah’ın emri de nostalji yaşamak isteyenler için Final Fight veya Street Fighter, telefonda onnumara pike çekerim derseniz bilardo, elim langırt oynarken nasır tuttu, yok mu bunun çaresi derseniz langırt, malım ben sekiz saat öööle parmak kadar ekrana bakarım derseniz menajerlik oyunu bile var! Ama hepsinin içinde favorim, Gladiator.

O filme olan hayranlığımı anlatmam hakikaten zor, küçükken kazandığım film izleme alışkanlığımı ortaokulda kaybetmişken, dokuz sene önce Kemeraltı’nda kocaman ama külüstür bir salonda neredeyse tek başına Gladiator’u izlediğim günü dün gibi hatırlıyorum, Ridley Scott'ın, büyük bütçeli epik tarihi filmleri furya haline getiren başyapıtının (Troy, Kingdom of Heaven gibi filmler bu damarı kullandı) birkaç filmle birlikte bana sinemayı yeniden sevdirdiğini ve bende film izleme alışkanlığı yarattığını rahatlıkla söyleyebilirim. Filmin tarihsel gerçeklere olan yakınlığı, kalabalık sahnelerin görkemi, politikayla ilgili üstü kapalı göndermeleri, girişteki uzun savaş sahnesi, Maximus’un Roma’da ilk arenaya çıktığı sahne beni hakikaten çok etkilemişti. Film, başladığı sahneyle bitmesi hasebiyle de (Maximus’un kendini evinin tarlasında, ellerini başağa sürerken hayal ettiği sahne) benim için bir klasik… Tüm bunları yazdıkça, DVD’yi takıp filmi yeniden izlemek geliyor içimden, bende çok eski bir DVD kopyası sapasağlam duruyor, filmi genel toplamda altı yedi kere izlemiş olabilirim…

Oyun cep telefonu için Fishlabs firması tarafından Nokia ve Sony Ericsson telefonlar için tasarlanmış, başka makinalar tarafından sanırım desteklenmiyor. Oyunun başındaki Dreamworks logosunu takip eden “At my signal, unleash hell.” yazısını görmek bende yukarıda yazdığım tüm anıların canlanmasına sebep oldu. (Prologue yazıları devamlı değişiyor ve font filmdeki kredilerin fontunda, bu bileoyun için ne kadar özenildiğinin kanıtı) Oyunu detaylandırıp sizi çok sıkmak istemem, klasik bir üç boyutlu dövüş oyunu, ilk başta üç gladiator seçme hakkınız varken, şampiyonluk kazandıkça diğer tüm gladiatörlerle oynama hakkı kazanıyorsunuz, Maximus’la oynamaya hak kazanıp puan rekorunu kırdığım zaman Maximus’u değil de beni azat etmişler gibi sevindim bugün. Tutorial kısmında Proximo size hangi hareketin nasıl yapılacağını uygulamalı olarak anlatıyor. Bu oyunu diğer “mobil oyunlar”dan (ki literatüre kazandırdığımı ümit ettiğim bu kelime vatana millete hayırlı uğurlu olsun) iki temel farklılık var: Görece ehven grafikler ve 3. boyut hissinin kullanıcıya tam olarak geçmesi- Görüntüler hayatını atari köşelerinde zayi etmişler için söylüyorum Tekken’den hallice ve o kadar büyük bir arenada oynuyorsunuz ki götün götün kaçmaktan bir süre sonra oyun sekseğe dönebiliyor. (Ayrıca müsabakalar hem Roma’daki Colloseum hem de Roma’nın eyaletindeki arenada gerçekleşiyor) Bir diğer güzellik oyunun matruşka durumu- Bir süre sonra her şampiyonlukta bir mükafat var, Hagen, Tiger, Maximus derken en sonunda Commodus’la bile oynadım (Marcus Aurelius veya Proximo hortlayacak diye tırsmıyor değilim) bu da sizin oyuna olan bağlılığınızı artırıyor. Adamlar en son bomba olarak da bluetooth’la oynanabilme opsiyonu koymuşlar, elin gavuru yapıyor sayın seyirciler. Oyunun temel kusurlarınıysa çok zor bir oyun olmaması, ve müziklerin o kadar efsane bir soundtracki olan filme kıyasla sıradanlığı olarak belirtebiliriz.

Sakalımızın olmamasından kelli sözüme itibar etmeyenler için oyunu tanıtan videoyu ekliyorum, hadi kolay gelsin, ayrıca http://www.fishlabs.net/en/mobile-games/action-games/gladiatorden de oyun hakkında daha detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz.