Boğaziçi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Boğaziçi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Şubat 2010 Perşembe

Bir tutulma (ve tutunma) hikayesi

Ana kapıdan girip, yolu ve daha çok insanların gittiği yönü takip ederek yanımda babam da olduğu halde sonraları çok aşındıracağım bir yokuştan aşağı sallanıp birkaç adım atınca boğaz, tüm azametiyle karşımdaydı. Babam da, benim gibi boğazı ilk kez bu açıdan görüyordu. Boğaziçi’nin manzarasının methinin haklı olduğuna dair öylesine bir cümle ettiğini hatırlıyorum, ama yağmur o kadar kuvvetliydi ki o an için fazla seyredememiştik. O güne dair elimde evrak sağa sola koştuğumdan başka pek bir şey anımsamıyorum. İstanbul’a ikinci, Boğaziçi’ne ilk gelişimdi, çevremdeki binaların mimarisi, okulun yeşilliği, yağmurun şiddeti, kayıt için imza almam gereken masalar ve tüm o keşmekeş bana tamamen yabancıydı. Bütün bunların üzerinden yedi yıldan fazla geçtiğini şu an fark ediyorum, hakikaten zaman hızlı geçiyormuş... Yabancılığı atamayıp rahat hareket edemediğimi söyleyebilirim ilk sene boyunca, çok sınırlı sayıda arkadaşım vardı- şu an çok farklı değil ama en azından hukukumun derin olduğu birkaç kişi var burada tanıdığım…

Murat Gülsoy, bir romanında insanların metropoldeki hayatını, tarlada kendine bir yol açıp sürekli aynı yolda ilerleyen köstebeğin hayatına benzetmişti, beni hala benden alan bir benzetmedir bu. İstanbul’da yaşamak tam da böyle bir şeydi benim için, belli ritüellerin sadakatle ve zevkle uygulanageldiği bir hayat... Bahadır’ın bana yazdığı yıllık yazısında çok isabetle belirttiği üzere, “kendimizce yaşadık, kendi Boğaziçimizi yaşadık” Bizim için Boğaziçi’nin merkezde olduğu, pergelin bir ayağının Rumelihisarüstü’nde, bir ayağının Bebek’te, bir ayağınınsa Arnavutköy-Etiler güzergahında olduğu bir daire içinde geçti gitti yıllarımız. Bu bir Boğaziçi güzellemesi değil, orayla ilgili duygularım tek bir yazıyla açık edilebilecek kadar basit değil çünkü. Söylemek istediğim “bizim Boğaziçimiz” bizim için Saatli Bina’nın, manzarının, çimlerin, kulübün olduğu kadar, börekçinin, Adem Baba’nın, boğazda yürümenin, Abbas Abi'nin de bir parçası olduğu bir köstebek tüneliydi. İstanbul’un sihri burada, herkes kendi kazdığı tünelde gidip geliyor olabilir –ve o tünel başka yerde de aynı güzellikle var olabilir-, ama o kadar büyük bir tarla ki bu şehir, kim olursanız olun, sizi eğleyecek bir tünel kazmanız mümkün. (Benim için ikinci tünel Sultanahmet-Taksim-Cihangir üçgenidir, orayı daha bile çok sevebilirdim, ama benim yaşadığım yer olmadı maalesef bu hinterland henüz, ve bilirsiniz bir yerde yaşamakla o yeri gezmek arasında aidiyet bakımından çok bariz bir fark vardır.) Bir kere ait hissederseniz kendinizi, yırttınız demektir, bir iki sene sonra sanki her gelen geçeni tanıyormuşçasına meydanda volta atıp demirlerde pinekliyorken buldum kendimi. Şehre önce tutunmuş sonra tutulmuştum.

Ama sonra gel zaman git zaman bir şey oldu- devrimiz geçti. Bir bir mezun olup, önce mastır, iş, sonra askerlik, evlilik derken daha az görüşür/görünür olduk. Eski İstanbul ayağı yapmaya yaşım ve kütüğüm müsait değil ama kampüsteki hareketin çeşitli nedenlerle azalmasına ve her yerde peydah olan kiçınethauzkafekırıntı zincirinin (Starbucks manzarasından ve anılardan dolayı listeden çıkartıldı) Bebek’te de peydah olup, bu canım semtin özgünlüğünün kaybolmasına şahitlik etmem de bu zamanlara rastladı. İlginçtir, nasıl bu muhite olan bağlılığım perde perde artmışsa, bağlılığımın çözülmesi de yine aşama aşama oldu. Tatsız ama bunu yazmam lazım: İstanbul’un en sevmediğim zamanları, kendimi en yalnız hissettiğim, çaresizlikle vaktin geçmesini beklediğim, trafikte, yağmurda rezil olduğum zamanlar değil, Bebek’te Starbucks’ta, Adem Baba’da, manzarada veya ne bileyim başka bir yerde otururken, orada o zaman için sevdiğim kızla ilgili güzel bir anımı hatırlayıp o zamanların geçmişte kaldığını, artık o kişiyle bir daha eskisi gibi olmayacağını anladığımda içimin cız ettiği zamanlardır. O zaman kendimi teselli etmem imkansızlaşır. O zaman hakikaten buradan gitmek isterim.

Neyse mevzumuz bu değil, hayat benim için böyle devam ededursun, hayırlı bir iş dolayısıyla taşınmam icap etti. Hikaye kısa, ama boşverin. Günlerden bir gün, yani dün, insanların nasıl ve niye yaşadığını hiç anlamadığım bir yerden, Ataşehir’den ev kiraladım, sanırım haftaya taşınacağım. Bundan sonra farklı bir hayatım olmayacaktır, ama çevremin değişmesinin ve tek yaşamamın üzerimde etkisi olacağını tahmin ediyorum. Nazilli’den okumak için ayrıldığımda on beş yaşımda olduğuma göre, aklımın baliğ olduğu süreyi göz önünde bulundurursak (on iki yaşımdaydım, ama sizin paşa hatrınız için on olsun) hayatımın en çok vakit geçirdiğim şehri İstanbul olmuş bile, bu vaktin çoğu Etiler/Hisarüstü’nde geçti. Geri gelip bir daha burada yaşayacağımı tahmin etmiyorum, kısmet tabi… Genelde arkadaşlarım tarafından bu tip konuları büyütüp duygusal davranmakla tenkit ediliyorum, pek de haksız sayılmazlar, ama napayım bu tip ara toplamlar almayı seviyorum. Bu satırlar da, şahsım adına bu muhite olan bir teşekkür borcunu kapatma teşebbüsü olarak kayda geçsin lütfen mümkünse, sevgili blogger.

18 Aralık 2009 Cuma

Donna’nın Kokusu

Bir süredir yazamıyorum, üzerimdeki bu ataletin kalıcı olmasından korkuyordum, birilerinin burada yazanları okuduğunu duyuyorum/biliyorum, zaten yola çıkarken de amacımız okunmaktan ibaretti. Hal böyleyken güç yettikçe bir şeyler çiziktirmek lazım... Birkaç gündür niyet edip bloğa yazamazken, hayatta kayıtsız kalamayacağım şeylerden biri başıma geldi: Hiçbir şeyin olmadığı bir öncekinin tıpkısı bir perşembe gününde abimin kanallar arasında dolaşırken, televizyonumuzda hangi numarada olduğunu bile unuttuğum bir kanalda TNT’de Kadın Kokusu’na (Scent of a Woman) rastlaması gibi. Hemen eyesman’e mesaj attım ve son on gün içinde yaptığımdan farklı bir şey olarak CM oynamayıp filmi izledim, hem de tövbemi bozarak dublajlı olarak.

Olan bitene anlamları kendimiz yüklüyoruz tabi ki, bu filme tesadüf etmek bizden başka hiçbir üçlü için (MFÖ, Üç Hürel, Metin-Ali-Feyyaz vb) bu kadar anlam ifade edemez, hem kişisel film arşivimizde, hem birbirimizle olan arkadaşlık hukukumuzda o filmin yeri ayrı, birbirimize yazdığımız yıllık vb yazılarda veya dost sohbetlerinde, devamlı referans gösterdiğimiz bir film bu.

Film, İtalyanca bir filmin yeniden çekimi ve Al Pacino, tek Oscar’ını bu filme borçlu, daha doğru bir ifadeyle söylemek gerekirse, Akademi, kendisini tartışılır olmaktan bu filmle kurtarmış bence, o adama Oscar vermeyenin ne dünyada ne de ahirette yatacak yeri var zira... İtalyanca olan filmde Frank’i oynayan Vittorio Gassman Cannes’da en iyi erkek oyuncuyu kazanmış, karakterin ne kadar güçlü yazıldığı da aslında buradan belli. Birbirini bu kadar görmezden gelip farklı tercihlerde bulunan iki seçici kurulun da bu kadar büyük bir ödülde ittifak yapmasının başka bir örneği var mı, bilmiyorum.

İtalyan çekimini izlemedim, ama Holywood yapımında Al Pacino hariç tüm oyunculukların kötü olmasının Al Pacino’nun oyunculuğunu vurgulamak amacında olduğunu düşünürüm. Al Pacino’nun karakteri (Emekli Yarbay Frank Slade) film boyunca sinüs eğrisi gibi salınır: Önce kör bir albayı oynar, Testa Rossa’yla polise yakalanınca “gören” kör albayı. Dünyanın en aciz adamı olarak sokaklarda yuvarlanır, ama filmin sonundaki tiradda herkese, izleyenlere bile tepeden bakar. Başta narsistlik paçasından sarkarken, filmin son sahnesinde, torunları üzerinden aslında kendisiyle barışır. Onu izledikçe alkol almayan biri olarak “John” Daniel’s içesim, son derece utangaç biri olarak içimde kalanları bir bir dökesim, kütük gibi dans eden biri olarak tango kursuna yazılasım, bir buhran anımda “It’s all dark here” diye haykırasım gelir. Filmle özdeşlik kurmamda kazmalar kazması Chris O’Donnell’ın (Charlie Simms) öğrenciliğiyle kendimi eşleştirmenin etkisi yadsınamaz sanırım, (Taşradan gelen çocuğun Amerikan Koleji’nde tutunma problemi- Okulun fiziksel yapısından, kütüphanenin çalışma düzenine kadar okulla ilgili birçok detayın Boğaziçi’ne benzemesinden çok etkilendiğimi hatırlıyorum) ama film buna rağmen benim için aslında Frank’in hikayesidir.

Bu filmle ilgili dün fark ettiğim bir diğer nüans, filmin adında mahfuz: İtalyanca orjinalindeki “Profumo Di Donna” kadın kokusu demek, ayrıca meşhur tango sahnesindeki kadının adı da Donna, ve tango sahnesinden önce, Frank’le Donna arasında Donna'nın kullandığı sabunla ve Donna’nın kokusuyla ilgili bir muhabbet geçiyor. Yani eserin ismi aslında tek bir kadının, Donna’nın kokusuna işaret ediyor. Holywood yapımında tamamen İngilizce isimler kullanılırken, yönetmen Martin Brest’in, Donna’nın ismine dokunmamasının sebebi de bu. (Meraklısı bilecektir, Divan Edebiyatı’nda bu tip mecazlar çok sık kullanılır.)

Bu yazıyı aslında hemen filmden sonra yazmak niyetindeydim çünkü bir gün sonra yazı yazma heyecanımı kaybedeceğimi düşünüyordum, bunları şu an yazarken filmden ne kadar etkilendiğime şaşıyorum, herhalde bende çok az film bu etkiyi yapabilirdi. İnsan kendini bile tam tanıyamıyor, yaşadıkça öğreniyor demek ki. Sis ne kadar yoğun olursa olsun, adım attıkça gördüğünüzün değişmesi gibi.

24 Ekim 2009 Cumartesi

Tuzla da kokmasın

Geçen sene bu zamanlar, rahat batıp Boğaziçi’nde mastıra başlayınca, işimizin ender sevdiğim taraflarından biri olan haftasonu zinhar çalışmama prensibi sekteye uğradı, o zamandan beri hafta içi çimlerde gebeş gebeş yenen hurmaların haftasonu bıldır dırmalaması durumu söz konusu, ve bilhassa güneşten gözünüzün kamaştığı bir havada, hele o hava da mevsimin son ışıltılı günlerinden biriyse, götün götün Allah’ın unuttuğu yere, Gebze’ye gelmenin azabı ve yarattığı histerik hal, ancak daha önce yurtta/askerede önemli bir mahrumiyet yaşayanların empati kurabileceği bir duygu. Ama muzdarip olanlar iyi bilir, ademoğlu bu tip çaresiz durumlardan eğlence çıkarma konusunda mahirdir. Bizim usanmadan tekrarladığımız ritüel ise, Tuzla’da köfte.

Ritüel diyorum, zira bu aktivitemizde yapılanlar standart ötesidir. Fatih’in yolu o cumartesi ofise düşmüşsse, onun dile gelse neler diyeceği meçhul Peugeot 206’sıyla, yanımızda duruma göre diğer kader kurbanı marabalar olduğu halde (ürün geliştirme mühendisinin terminolojimizdeki karşılığı “dijital maraba”dır), yardır Allah düşülür yollara. Tuzla, benim için E-5’ten çıkıp Tuzla Piyade Okulu'nun önüne dönen kavşaktan başlar, 2007 Aralık’ında eşlik ettiğim Hüseyin’in yemin töreni dün gibi hatırımda. Bizi bu zamana kadar müdavimi olduğumuz Filizler Köfte’ye götüren tek şeritli yol boyunca, sahil tarafında gördüğüm yazlık sitelerin mimarisinin bizim yazlığa benzemesi, bende bu muhitin bundan takribi otuz sene önce (zira benim yazlığım o zaman yapılmıştı) zengin İstanbullular’ın sayfiye yeri olduğu intibaı yaratır. Ama o arabesk şarkıda olduğu gibi, o eski halinden eser yoktur şimdi. Bir Bodrum, Marmaris, Çeşme olamamış (örn. Ayvalık) veya eski şaşasını kaybetmiş (Tuzla, Erdek hatta Kuşadası gibi) sahil yerleri, bilhassa boşken, bana tuhaf bir biçimde hüzünlü gelir. Tüm yaldızları dökülmüş, kurtulmak istediği taşranın ta kendisi olduğu gerçekliği tüm çıplaklığıyla oranın sakinlerine sirayet etmiştir. (Yazlıkta kışın nasıl geçtiği de, başka bir yazının konusu, o da sözüm olsun ey blogger)

Köftecide paçangaların pastırması yandan dökülüp 15 TL’den lira şaşmayan hesap ödendiği zaman etkinliğin ikinci etabı başlar: Sahilde yürüyüş. Yandaki fotodan anlaşılacağı üzere, Tuzla sahil şeridi İzmir Kordon’a feci şekilde benzer. (Fark etmişsinizdir, nasıl sevdiklerimizi/sevgililerimizi bir başkasına/kendimize benzeterek seversek, ben de gezdiğim mekanları o şekilde başka sevdiğim/yaşadığım yerlere benzetirim.)


Sahil boyunca, yıllar yılı aradığı kısmeti internetten tanıdığı kişide bulacağı umuduyla öğlenin yarımında Atatürk heykelinin altında elinde çiçekle bekleyen orta yaşlı adamlara, İstanbul’da iğne atsan yere düşmeyen restoranların sinek avlayan şubelerine, sahilde zaman zaman burnunuzun direğini kıran bok kokusuna (kardeşim tuzlar mısınız naparsınız bilmiyorum ama Kordon’un şimdiki haline benzetmek istiyoruz burayı, İzmir Körfezi’nin on beş sene önceki haline değil), veya ancak taşrada görünebilecek manasız afişlere (yandaki fotoda yer alan "fark ücreti" ne demek anlayan varsa beri gelsin) rast gelir, bir an çalıştığınız yerin boktanlığını, size yüz vermediğini düşündüğünüz kızı, atılmanızın çok muhtemel olduğu mastırı, yetiştirilmesi gereken ödevi, hasta yakınlarınızı unutur, hayattan zevk alırsınız. Hayattan zevk almak için sırf o denizin dinginliğine bile bakmak yeter ya, neyse... Gerçeğin dank etmesi için, arabaya atlayıp, Gebze’ye döndüğünüz tüm yol boyunca küfredip ofisin o kısmışlığında meramınızı anlatmaya ihtiyaç duyduğunuz için böyle bir yazı yazmanıza aslında hiç gerek yoktur, bizimkisi dertleşmek sadece...

30 Eylül 2009 Çarşamba

Yazıyooor yazıyoooor… Çarpacaz’ın tuhaf kuruluş hikayesini yazıyor!

Mal bulmuş mağribi gibi atladığım ilk yazı vazifesi elime yapıştı iyi mi? Ne zormuş kardeşim bu işler, yaza sile aşındı emektar makinamın ekranı neredeyse…

Bildiğimiz sorulardan başlayalım: Daha önce, kah birlikte kah ayrı ayrı yıllarca çeşitli dergilerin ucundan kıyısından tutmuş ve vakti gelince bırakmış (ama birbirini hiç bırakmamış) üç tane adam Aziz Nesin’in o şahane hikayesine selamla, bu boku niye yedi? Bu en kolay soru çünkü yazmak kendinizi alamayacağınız bir ego tatmini. O kadar ki ansızın buluverdiğiniz, hoşunuza giden bir ifade sizin ayaklarınızı yerden keser, tıpkı Nesimi’nin o muhteşem dörtlüğünden girişte alıntıladığım üzere iki lafın belini doğrultmaya çalışırken yardım almak için etrafı gözlediğinizde, büyülü bir biçimde birden tüm parmakların size doğrultulduğunun, zekanızın taltif edildiğinin ve tüm alemin sizi seyrettiğinin farkına varırsınız. Herkes tarafından görünür olmuş, yüksek bir mertebeye konmuş, dolayısıyla fark edilmişsinizdir. Siz ne için yaşıyoruz zannediyordunuz? Bununla birlikte mükafatın parlaklığı gözünüzü yanıltmasın, herkesi görmeye çalışmanın herkes tarafından gözetlenebilmek manasına geldiğini unutmamanız gerekir. Moliere herhalde bu yüzden “yazı yazmak orospuluk gibidir” der. “Önce dostlarınız için yaparsınız, sonra insan ayırt etmeden herkesle, en son yaptığınız iş için para alırsınız.” Biz sanırım birinci ve ikinci yol arasındaki kavşaktayız…

İkinci soru daha zor: Bu isim ne demek? Eh, ruh halimiz buna elverdi, Neredesin Firuze’deki çulsuz şirket gibi üçümüz de çırpındıkça yolun başında olduğumuzu fark ediyoruz, “dipteyiz, yattık, bekliyoruz... çarpacaz” Üç Boğaziçi mezunu, farklı kültürlerden bölgelerden üç benzemez… Burası okuyanların hayatın keşmekeşinde teneffüs edebileceği, rahatlayacakları matrak bir yer olsun diye niyet ettik, mümkün mertebe siyasete bulaşmayacağız, eş dostun yazmasını teşvik edeceğiz, yaşamaya dair ne yapıyorsak burada bir aksi olacak: Gittiğimiz maçlar (futbol yazacağız, ama merak etmeyin maç yazmayacağız), izlediğimiz filmler (Antonioni veya Sex and the City, ne çıkarsa bahtınıza!), gezdiğimiz müzeler (Siz hiç Trailles’e gittiniz mi?), dinlediğimiz müzikler, okuduğumuz kitaplar/yazarlar (Gökhan Özgün duy sesimizi!), müptelası olduğumuz diziler, (siz Mad Men’i sadece elinde viskiyle dolaşan reklamcıları anlatan dizi olarak mı görüyorsunuz?), sote kebapçılar, hepsi veya hiçbiri kimbilir, yazı bir kere akmayagörsün… Attila İlhan’ın sözünü unutmuyoruz: Birileri için yazarız, bizi hiç tanımadığımız başka birileri okur. Büyük lokma yiyip büyük söz söylememeye özen göstereceğiz, mütevazı damarı korumaya çalışacağız, kendi halinde adamların kendi halinde özgürce at oynattığı bir alan nihayetinde burası ama ilk yazı itibarıyla biraz ağır oldu galiba, idare et ey blogger. Mevlana gibi mütevazılığıyla nam salmış bir şeyhin, Mesnevi’nin girişini yazdıktan sonra, bunu “göstermek” için beyitleri sarığına yazıp Konya’da dolaştığının rivayet olunduğu bir dünyada bizde ne gezer o kadar tevazu, sürçü lisan edersek affola…